top of page

Ankara İdare Avukatı

Ankara İdare Avukatı

Ankara İdare Hukuku Avukatı

İdare Hukuku ve Önemi

İdare hukuku, devletin ve kamu kurumlarının faaliyetlerini düzenleyen, vatandaşların haklarını koruyan önemli bir hukuk dalıdır. Temel amacı, idarenin eylem ve işlemlerinin yasalara uygunluğunu denetlemek ve vatandaşların haklarını güvence altına almaktır. İdare hukuku, devletin yetki kullanımını, idari eylem ve işlemlerini incelerken aynı zamanda vatandaşların hukuki korunma sağlayarak adaletin tesisi için çalışır.

İdare Hukukunun Temel İlkeleri

İdare hukukunun temel ilkeleri arasında hukukun üstünlüğü, eşitlik, dürüstlük, güvenilirlik ve şeffaflık gibi prensipler bulunmaktadır. Hukukun üstünlüğü ilkesi, idarenin yetki kullanımında ve işlemlerinde yasalara ve hukuka bağlı kalması gerektiğini vurgular. Eşitlik ilkesi ise, idarenin herkese eşit şekilde davranması ve herkesin hukuki olarak eşit haklara sahip olması gerektiğini belirtir.

Dürüstlük ve güvenilirlik ilkesi, idarenin vatandaşlara karşı dürüst olması, verdiği sözleri tutması ve güvenilir bir şekilde hareket etmesi gerektiğini ifade eder. Şeffaflık ilkesi ise, idarenin kararlarını ve eylemlerini açık bir şekilde vatandaşlara duyurması, bu süreçleri anlaşılır kılması ve gerektiğinde bilgi vermesi gerektiğini belirtir.

İdare Hukukunun Uygulama Alanları

İdare hukuku, idari işlemler, idari davalar, idari sözleşmeler, kamu hizmetleri, idari yaptırımlar gibi birçok alanda etkin bir şekilde uygulanmaktadır. İdari işlemler, idarenin gerçekleştirdiği eylem ve işlemleri kapsar ve bu işlemlerin yasalara uygunluğu idare hukuku tarafından denetlenir.

İdari davalar, idare ile vatandaş arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde önemli bir yer tutar. Vatandaşlar, idarenin yaptığı işlemlere karşı idari yargıda dava açarak hukuki haklarını arama imkanına sahiptirler. Bu davalar, idare mahkemeleri tarafından ele alınır.

İdare Hukukunun Güncel Önemi

Günümüzde, hızla değişen toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişmeler idare hukukunu etkilemektedir. Kamu hizmetlerinin dijitalleşmesi, veri koruma ve mahremiyet konuları gibi yeni alanlarda idare hukuku önemli bir rol oynamaktadır. Bu yeni alanlarda hukuki düzenlemelerin ve denetim mekanizmalarının güncellenmesi, vatandaşların haklarının korunması açısından büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, idare hukuku devlet ile vatandaş arasındaki ilişkide adaletin sağlanması ve hukukun üstünlüğünün korunması açısından hayati bir öneme sahiptir. İdare hukukunun temel prensipleri doğrultusunda yürütülmesi, etkin bir yönetim anlayışının oluşturulmasına katkı sağlar ve toplumsal adaletin tesis edilmesine yardımcı olur. Bu sebeple, idare hukuku sürekli olarak güncellenmeli ve vatandaşların haklarını koruyacak şekilde geliştirilmelidir.

İdarenin Sorumluluğu

İdari faaliyetlerin yerine getirilmesi sırasında, idare ve ilgililer arasında bazen zararlar ortaya çıkabilir. Bu zararlar genellikle mali, hukuki veya sosyal dengeyi bozabilir. İdari faaliyetlerden zarar gören kişiler ile faaliyeti yürüten idare arasında, adalet ve dengeyi sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmalıdır.

İdarenin gerçekleştirdiği eylem ve işlemlerden kaynaklanan zararları tazmin etme yükümlülüğü, hukuk devleti ilkesinin gereğidir. Anayasa'nın 125. maddesine göre, idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları karşılamakla yükümlüdür.

 

Fransa'da idarenin sorumluluğunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, devletin sorumsuzluğu ilkesinin öncesinde kabul edildiği, ancak Fransız İhtilali sonrasında devletin sorumluluğunun kabul edildiği görülür. Ancak bu sorumluluk başlangıçta özel hukuk kurallarına tabi tutulmuştur. Devletin sorumluluğu konusunda kamu hukuku kurallarının uygulanması, kıta Avrupası ülkelerinde idari rejimin yavaş yavaş benimsenmesiyle 19. yüzyılın sonlarından itibaren mümkün olmuştur.

İdarenin Sorumluluk Nedenleri

İdarenin sorumluluğu, kusur sorumluluğu (hizmet kusuru) ya da kusursuz sorumluluk olarak ortaya çıkar. İdarenin Kusurlu sorumluluğu: İdarenin kusurlu sorumluluk ilkelerine göre tazminat ödemekle yükümlü tutulabilmesi için idarenin işlem ya da eylemi sonucu bir zararın doğmuş olması, bu işlem ya da eylemde idarenin kusuru bulunması gerekir. Ancak, idarenin kusuru özel hukukta sübjektif nitelikteki kusur kavramından farklıdır.

a. Hizmet Kusuru

-Hizmetin Kötü İşlemesi

-Hizmetin Geç İşlemesi

-Hizmetin Hiç İşlememesi

b. Kusursuz Sorumluluk

-Kamu Külfetleri Karşısında Eşitlik İlkesi

-Risk İlkesi (Mesleki Risk, Sosyal Risk, İdarenin Tehlikeli Faaliyetleri ve Araç Gereçleri)

İdarenin Kusur Sorumluluğu (Hizmet Kusuru)

İdare hukukunda, kusur kavramı objektif bir nitelik taşır ve bu tür kusura "hizmet kusuru" adı verilir. Kamu hizmetinin sunulması sürecinde, kamu hizmetinin kuruluşu, işleyişi, düzenlenmesi ve denetimi esnasında meydana gelen aksaklıklar, bozukluklar veya eksiklikler hizmet kusurunu oluşturur.

 

Hizmet kusuru, genellikle kamu hizmetinin kuruluşu, işleyişi ya da personeliyle ilgili olarak gerekli talimatların eksikliği, denetimin yetersiz olması, hizmet için ayrılan araç ve gereçlerin yeterli veya hizmetin gerekliliklerine uygun olmaması, gerekli önlemlerin alınmaması gibi durumlarda ortaya çıkabilir. Bu durumlar, kamu hizmetinin sağlıklı ve etkin bir biçimde yerine getirilmesini engelleyebilir.

 

Özetle, hizmet kusuru, kamu hizmetinin işleyişinde, düzenlenmesinde veya denetlenmesinde ortaya çıkan herhangi bir eksiklik veya aksaklık sonucunda oluşan bir kusur türüdür.

İdare, tüzel kişilik taşıyan bir kurum olduğundan, faaliyetlerini gerçekleştirmek için memurlar ve diğer kamu görevlileri aracılığıyla hareket eder. Bu nedenle, hizmet kusurlarının kaynağı aslında ve temelde, kamu görevlilerinin yaptığı hatalardır. Ancak, idarenin kusurlu olup olmadığını belirleme açısından, bu kusuru işleyen belirli bir kamu görevlisini tespit etmek veya kimliğini belirlemek esas değildir.

 

Bazı durumlarda, kusurlu bir kamu görevlisi belirlenmeyebilir veya böyle bir kusurun varlığına dair net kanıtlar bulunmayabilir. İdarenin kusurunun varlığı açısından önemli olan, hizmetin düzenlenmesinde veya işleyişindeki kusurlardır. Yani, hizmetin kusurlu bir biçimde teşkil edilmesi veya yürütülmesi, idarenin sorumluluğunu ortaya çıkarır.

 

Bir örnekle açıklamak gerekirse, kusurlu bir kamu görevlisi olup olmaması veya tespit edilip edilmemesi, aslında idarenin zararı karşıladıktan sonra, yasal hakları doğrultusunda kamu görevlisine başvurması açısından önem arz eder. Burada temel mesele, idarenin zararını telafi etmek ve gerekli adımları atarak hukuki haklarını korumaktır.

Hizmet kusurunun özellikleri

1. Hizmet kusuru, idare hukukunun özgü bir terimi olup anonim (nesnel, objektif) niteliktedir. Bu kusur, hizmetin düzenlenmesi, işleyişi ve icrası sırasında ortaya çıkan ve genellikle belirli bir kamu görevlisine bağlanamayan, objektif ve nesnel bir eksiklik veya aksaklık olarak karşımıza çıkar. Bu özelliği, hizmet kusurunu özel hukuktaki haksız fiil sorumluluğundan ayırır. Özel hukukta kusurlu kişinin ve kusurun derecesinin belirlenmesi gerekli iken, hizmet kusurunda genellikle hizmetteki genel bir eksiklik veya aksaklık idarenin sorumluluğunu doğurur, belirli bir kusurlu kamu görevlisinin tespiti gerekli değildir.

2. Hizmet kusuru, asli bir sorumluluktur. Hizmet kusurunun mevcut olduğu durumlarda, zarara sebep olan kusurlu kamu görevlisi veya görevlinin kusur oranı ne olursa olsun, idare doğrudan sorumludur. Yani, idare, hizmet kusurundan kaynaklanan zararlardan doğrudan sorumlu tutulur.

3. Hizmet kusuru kavramının gelişimi ve içeriği, yargısal içtihatlarla şekillenmiştir. Yargı kararları, hizmet kusuru kavramının tanımı ve uygulama alanı konusunda önemli bir rol oynamış veya oynamaktadır. Yargı kararları, bu kavramın içeriğini belirlemede rehberlik sağlamış ve hizmet kusurunun nasıl yorumlanacağına dair yol gösterici olmuştur.

4. Hizmet kusuru görecelidir ve her olayın özelliğine bağlı olarak değişebilir. Hizmet kusuru, hizmetin gerekliliklerini yerine getirmeme durumu olarak ortaya çıkar ve her somut durumun özelliği göz önünde bulundurularak ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bu sebeple, idari yargı hakimi, her durumu farklı parametrelerle değerlendirir; zaman faktörü, olayın geçtiği yer, kullanılan kaynaklar gibi unsurları dikkate alarak hizmetin gerektirdiği standartlara uygunluğu ve kusurun varlığını inceler.

 

5. Hizmet kusuru bağımsız ve özerktir ve haksız fiildeki kusur kavramından farklı bir yapıya sahiptir. Bu kusur, kamu hukuku alanında özgü bir kavramdır ve idarenin kusurlu davranışları sonucunda ortaya çıkar. Hizmet kusuru, klasik anlamdaki haksız fiilin unsurlarından farklıdır ve idare hukukuna özgü bir nitelik taşır.

Hizmet Kusuru Sayılan Haller:

-Hizmetin Hiç İşlememesi:

•İdarenin yükümlü olduğu bir kamu hizmetini yerine getirmemesi halidir. hizmetin hiç işlememesini idarenin bağlı yetkisi veya takdir yetkisinin varlığına göre ayrı ayrı değerlendirmek gerekir:

•İdare, bağlı yetkiye sahip ise kamu hizmetini yerine getirmemesi durumda bir zarar ortaya çıkarsa bu zarardan sorumlu olacaktır. Örneğin Yargı kararlarının uygulanması konusunda idarenin yetkisi Anayasa kuralı gereği bağlı bir yetkidir. Bu yükümlülüğünü yerine getirmeyen idare için bu durum hizmet kusuru oluşturur.

•İdare bazı durumlarda kanunla hizmetin yürütümü konusunda takdir  yetkisine sahip kılınmış olabilir. Bu durumda hakim, somut olay çerçevesinde bir değerlendirme yapar. İdarenin takdir yetkisine sahip olması, her durumda sorumsuz olacağı anlamına gelmez. Takdir yetkisinin hukuka aykırı şekilde kullanımı, zarar ortaya çıkması durumunda idarenin sorumluluğunu da gerektirir. 

•İdarenin kolluk faaliyetini yerine getirmemiş olması, gerekli denetim ve gözetim yükümlülüklerini yerine getirmemesi, hizmetin hiç işlenmemesi nedeniyle hizmet kusuru sonucunu doğurur.  

-Hizmetin Kötü İşlemesi: 

•Hizmetin kötü işlediğinin kabul edildiği durumlarda, idare teşkilatlanmıştır ve faaliyette bulunmaktadır. Ancak, faaliyet, olması gereken/beklenen niteliklerden yoksundur: hizmetin mevzuata uygun yürütülmemesi, yetersiz ihmalkar, özensiz, dikkatsiz yürütülmesi gibi.   

•İdarenin personelini seçme ve denetleme bakımından yetersiz kalması, idarenin kullanmış olduğu araç gerecin bozuk, eski, yetersiz olması gibi durumlar hizmetin kötü işlemesini oluşturur. Örneğin, idarenin silah kullanma yetkisine sahip kolluk personeline silah kullanma konusunda yeterli eğitimi vermemesi, yangın söndürmeye göden itfaiye hortumunun patlak olması gibi durumlar, hizmetin kötü işlemesidir.

•Danıştay uzun bir süre, sağlık hizmeti gibi mahiyeti gereği riskli olan bazı kamu hizmetlerinde idarenin sorumluluğu için ağır hizmet koşulunu aramıştır. Ancak idarenin kusursuz sorumluluğunun dahi kabul edildiği bir dönemde idarenin sorumluluğu için ağır hizmet kusuru koşulunun aranması, anayasanın 125’nci maddesindeki  «idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlüdür» hükmüyle de çelişmektedir.

-Hizmetin Geç İşlemesi:

•Hizmetin gereken çabukluk ile sunulmaması hizmetin geç işlemesidir. İdarenin ağır ve yavaş hareket etmesidir. Bir hizmetin geç işleyip işlemediğinin tespiti her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir:

 

•Eğer bir hizmetin sunulması için mevzuatta belirli bir süre öngörülmüş ise bu süre içerisinde hizmetin sunulmaması geç işleme olarak kabul edilir. Ancak mevzuatta öngörülmüş olan süreler bazı durumlarda «düzenleyici süre» niteliğindedir. Düzenleyici süreye uyulmamış olması otomatik olarak idarenin sorumluluğunu gerektirmez. Bu durumda, hizmetin makul bir sürede yerine getirilip getirilmediğine bakılır. Eğer mevzuattaki düzenleyici süreye uyulmamış ancak hizmet somut olayın özelliğine göre makul bir sürede sunulmuş ise idarenin sorumluluğu gündeme gelmeyecektir. Bir hizmetin yerine getirilmesi için ilgili mevzuatta herhangi bir süre öngörülmemiş ise, somut olayın özelliklerine göre hizmetin makul bir sürede sunulması gerekmektedir.

•Eğer mevzuatta hizmetin sunulması için belirli bir süre öngörülmemiş ise; hizmetin niteliği, idarenin sahip olduğu imkan ve araçlar, somut olayın özellikleri göz önüne alınarak hizmetin makul bir sürede sunulup sunulmadığı değerlendirilecektir.

 

•Hizmetin normal ve makul bir sürede yerine getirilip getirilmediği, her somut olayda olayın özelliklerine göre değerlendirilir.  Ankara İdare Avukatı değerlendirmesini yapar.   

 

İDARENİN KUSURSUZ SORUMLULUĞU

 

Sosyal devlet ilkesinin ilerlemesiyle birlikte, idarenin faaliyet alanı genişlemiş ve teknolojik gelişmeler paralelinde artan yetkilerle donatılmıştır. Bu durum, kamu yararını gerçekleştirme amacıyla idarenin sahip olduğu yetkilerin artmasıyla beraber, fertlere zarar verme riskinin de artmasına neden olmuştur. İdarenin faaliyet alanının genişlemesiyle birlikte, fertlere zarar vermesi durumunda kusursuz sorumluluk kabul edilmiş ve bu sorumluluğun uygulama kapsamı genişlemiştir. Kusursuz sorumlulukta, idareye ait bir eylemin veya kullanılan bir aracın zarara sebep olması, idarenin sorumluluğunu doğuracak yeterli bir sebep olarak değerlendirilmiştir.

İdarenin kusursuz sorumluluğu, ikincil bir nitelik taşır ve asıl olan idarenin kusur sorumluluğudur. Yani, idarenin sorumluluğunu gerektiren her durumda öncelikle incelenmesi gereken husus, idarenin kusurunun var olup olmadığıdır. Eğer idarenin kusuru mevcutsa, idare hizmet kusuruna göre sorumlu tutulacaktır. Ancak idarenin kusuru bulunmuyorsa, kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağı incelenecektir.

İdarenin kusursuz sorumluluğu; «risk (tehlike) ilkesi» ve «kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi» olmak üzere iki temel içtihadi ilkeye dayanmaktadır.

İDARENİN SORUMLULUĞUN UNSURLARI (KOŞULLARI)

Gerek kusurlu gerekse kusursuz sorumluluk hallerinde idarenin sorumlu olmasının şartları:

1. Zararın varlığı, (Maddi veya manevi olabilir; ispatlanabilir, belirli veya belirlenebilir olmalı, para ile ölçülebilir olmalı)

2. Zararın idarenin bir fiili sonucu ortaya çıkması  (icrai veya olumsuz yani ihmali yapılması gerekeni yapmamak şeklinde)

3. Her ikisi arasındaki illiyet (nedensellik) bağıdır.

 

idarenin kusurlu (hizmet kusuru) sorumluluğu için bu üç şarta ilave olarak;

4. Kusur koşulunun da bulunması gerekir.

İdarenin Sorumluluğu Ortadan Kaldıran veya Azaltan Sebepler

Zararın ortaya çıkmasında fiil ile zarar arasındaki uygun nedensellik bağı, bazı durumlarda kesilebilir ve bu tür durumlarda idarenin sorumluluğu ortadan kalkabilir. Bu durumlar genellikle şunları içerir:

  • Mücbir Sebep: İdarenin kontrolü dışında, önceden öngörülemeyen, engellenemeyen ve normal yaşamın akışında beklenmeyen olaylar sonucu meydana gelen zararlarda nedensellik bağı kesilebilir. Deprem, sel, doğal afetler, ihtilal, savaş gibi olaylar mücbir sebep olarak kabul edilir. Ancak, idare gelişmiş teknolojik olanaklar ve bilgi birikimi sayesinde bu tür olayları belirli ölçüde öngörebilir ve önleyici tedbirler alabilir. İdarenin, planlama, denetim ve gerekli önlemleri almaktaki yükümlülüklerini ihmal etmesi durumunda, hizmet kusuru nedeniyle sorumlulukları olabilir.

  • ​Beklenilmeyen Hal (Umulmayan Hal): Bu durumlar da mücbir sebep gibi önceden öngörülemeyen ve engellenemeyen nitelikte olayları kapsar. Ancak, mücbir sebep dışsal bir etkenken, beklenilmeyen haller idari faaliyetin içerisinden kaynaklanan olaylardır. Örneğin, cephanelikte meydana gelen patlama veya uçağın motoruna kuşun girmesi sonucu motor arızası gibi içsel olaylar bu kategoriye girer.​ Bu tür olaylarda, idare dışsal müdahaleyi engelleyemezse veya idari faaliyetin içinden kaynaklanan beklenilmeyen bir durum ortaya çıkarsa, genellikle idarenin sorumluluğu ortadan kalkabilir. Ancak her durum, özel koşullarına ve etkenlerine göre ayrı değerlendirilmelidir. Mücbir sebep olması durumunda, idarenin hem kusur hem de kusursuz sorumluluğu ortadan kalkarken, beklenilmeyen hallerde kusur sorumluluğu ortadan kalkar; kusursuz sorumluluğu devam eder.    

     

  • Zarar Görenin Kusuru: Zarar görenin kusuru kendisine yönelik idari davranıştan bir zarar doğmasına ya da doğan zararın artmasına yol açmış ise kural olarak, tazminat miktarında indirim söz konusu olur. Fakat zarar görenin kusuru, idarenin kusurunu ikinci plana atacak kadar ağırsa ve bu durumda illiyet bağı kesilmiş ise idarenin sorumluluğu da ortadan kalkabilir.

 

  • Üçüncü Kişinin Kusuru: Üçüncü kişinin kusuru halinde de ya idarenin sorumluluğunda bir azalma (indirim) ya da illiyet bağının kesilmesi durumunda idarenin sorumluluğu ortadan kalkabilir.   

Kamu görevlilerinin üçüncü kişilere vermiş olduğu zararlarla ilgili anayasal kurallar:

Anayasa m.40/3: «Kişinin, resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.» Ankara İdare Avukatı

Anayasa m.129/:5: «Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.»

 

Rücu uygulamasında;

İdarenin kusurlu kamu görevlisine karşı rücu hakkını, tartışmalı olmakla birlikte, Türk Borçlar Kanunu’nun haksız fiile karşı hükümleri çerçevesinde kullanacağı genel olarak kabul edilmektedir. 

 

Uygulamada kamu görevlilerine karşı açılan rücu davaları adli yargı yerlerinde görülmektedir.

Danıştay 10. D., E. 2007/3301 K. 2008/2939 T. 29.4.2008

İDARENİN AĞIR HİZMET KUSURU SAYILAN HALLER

MANEVİ TAZMİNAT TALEBİ

2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 49 ] "İçtihat Metni" Davalı idarece, davacıya 3 kez tıbbi müdahale edilmesine karşın hastaya ait grafilerin gerekli şekilde muhafaza edilmemesi ve hastaya ait dosyanın kaybedilmesinin, sağlık hizmetinin işletilmesine ilişkin ağır hizmet kusuru teşkil ettiği; diğer taraftan, idarece tıbbi kayıt ve belgelerin ibraz edilememesinin, meydana gelen zarar nedeniyle idarenin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının yargısal denetimini de engellediği ve bu konuda kuşkuya yer verildiği açık olduğundan, oluşan bu durum sonucu meydana gelen manevi zararın idarece tazmini yolunda karar verilmesi gerekirken, davanın; manevi tazminat istemine ilişkin kısmının da reddine karar verilmesinde hukuki isabet bulunmadığından, temyizen incelenen kararın bu kısmının bozulması gerektiği düşünülmektedir. Danıştay Savcısı:Hüseyin Yıldız Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir. Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

 

TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği görüşüldü:

 

Dava; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tedavi gören davacının, teşhis ve tedavide hatalı davranılması sonucu sol ayağının diz kapağının üzerinden kesilmesine sebep olunduğundan bahisle, maddi ve manevi tazminat ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin 18.1.2002 tarih ve 549 sayılı işlemin iptali ile 75.000 YTL maddi, 50.000 YTL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. Ankara 1. İdare Mahkemesince; idarenin hizmet kusuru sonucu oluştuğu ileri sürülen zararların tazmini istemiyle açılan tazminat davalarında, meydana gelen zarar ile idarenin kusuru arasında illiyet bağının olması gerektiğinin idare hukukunun bilinen ilkelerinden olduğu; meydana gelen zarar ile kusur arasında illiyet bağı kurulamadığı takdirde idarenin hizmet kusurundan sözedilemeyeceği; dosyada bulunan bilgi ve belgelerin Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'na iki kez gönderildiği; Kurum tarafından gönderilen 22.3.2006 tarih ve 1221 sayılı yazıda, uyuşmazlığın çözümü için gerekli olan belgelerin (özellikle grafilerin) taraflarca temin edilemediği; mevcut tıbbi belgelerden, davalı idareye ait hastanede yapılan operasyonların gerekliliği konusunda görüş bildirilemeyeceğinin belirtildiği; diğer taraftan, teşhis ve tedavide ihmal ve tıbbi eksiklik bulunduğu ileri sürülmekte ise de; dava dosyasına bu durumu kanıtlayacak bilgi ve belge sunulmadığından, meydana gelen zarardan dolayı idarenin tazmin yükümlülüğü bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı tarafından, anılan mahkeme kararının yerinde olmadığı ileri sürülerek temyizen incelenip bozulması istenilmektedir. Davacı tarafından ileri sürülen temyiz nedenleri, mahkeme kararının maddi tazminat isteminin reddine ilişkin bölümünün bozulmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından, kararın bu kısmında hukuka aykırılık bulunmamaktadır. İdare Mahkemesi kararının, davacının manevi tazminat istemine ilişkin kısmına gelince; Manevi zarar, kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama gücünü azaltan olaylar nedeniyle duyulan acıyı, ıstırabı veya kişilik haklarının zedelenmesi nedeniyle şeref ve haysiyetin rencide edilmesini ifade ettiği gibi; günlük yaşamı zorlaştıran belli ağırlıktaki her türlü üzüntü ve sıkıntıyı da kapsamaktadır. Ancak kişinin kendi tutum ve davranışları nedeniyle duyduğu üzüntü ve acı nedeniyle idarece tazmini gereken manevi zararın doğduğundan söz edilemeyeceği de açıktır. Anayasanın 12. maddesinde; herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, 17.maddesinde; herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, tıbbi zorunluluklar ve yasada yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağı, 56. maddesinde; Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği hükme bağlanmıştır. Yine Anayasanın 125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda, idare ile yönetilenler arasında yönetilenler zararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin uğradığı zararın idarece tazmin edilmesini sağlayan bir hukuksal kurumdur. Bu kurum, kamusal faaliyetler nedeniyle yönetilenlerin malvarlığında ortaya çıkan eksilmelerin ya da çoğalma olanağından yoksunluğun giderilebilmesi, karşılanabilmesi için aranılan koşulları, uygulanması gereken kural ve ilkeleri içine almaktadır. İdarenin hukuki sorumluluğu, kişilere lütuf ve atıfet duygularıyla belli miktarda para ödenmesini öngören bir prensip olmayıp; demokratik toplum düzeninde biçimlenen idare-birey ilişkisinin doğurduğu hukuki bir sonuçtur. İdari yargı da, bu anlayış doğrultusunda, idare hukukunun ilke ve kurallarını uygulamak suretiyle, idarenin hukuki sorumluluk alanını ve sebeplerini içtihadıyla saptamak zorundadır. Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem ve eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. İdari faaliyetten zarar gören kişi, faaliyetin ilişkili olduğu kamu hizmetinden yararlanan durumunda veya faaliyetin içinde, kamu hizmetinin görülmesine katılan bir kişi olabileceği gibi; idari faaliyetle, kamu hizmeti ile hiçbir yönden ilişkisi olmayan üçüncü bir kişi de olabilir. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İdarenin hizmet kusuru nedeniyle sorumluluğu, idarece yürütülen hizmetin kuruluşunda, düzenlenmesinde ve işleyişinde ortaya çıkan her türlü bozukluk, aksaklık ve eksikliktir. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karekteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan doğruya ve asli nedenini oluşturmaktadır. Dava dosyasının incelenmesinden; diz kapağı bölgesindeki ağrılar nedeniyle 18.1.2000 tarihinde davalı idareye ait hastaneye başvuran davacının, 7.2.2000 tarihinde yapılan menisküs ameliyatı sonrasında, 2.3.2000 tarihinde taburcu edildiği; ağrılarının geçmemesi üzerine 3.5.2000 tarihinde tekrar hastaneye başvurduğu; 23.5.2000 tarihinde kıkırdak transferi ameliyatı gerçekleştirildiği ve 5.7.2000 tarihinde ikinci kez taburcu edildiği; buna rağmen davacının sağlık durumunda olumlu yönde gelişme olmaması üzerine, 3. kez hastaneye başvurusu üzerine, 20.10.2000 tarihinde MR tahlili yapıldığı; diğer taraftan, 9.11.2000 tarihinde biyopsi alınması sonucunda davacıya kanser teşhisi konulup, 2.12.2000 tarihinde kemoterapi tedavisine başlanıldığı; 20.3.2001 tarihinde de sol ayağının diz kapağı üzerinden kesildiği; teşhis ve tedavide tıbbi eksiklik ve ihmal sonucu davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülerek bakılmakta olan davanın açıldığı; Mahkemenin 21.11.2003 tarihli ara kararı ile bilirkişi incelemesi yaptırılması için dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderildiği; Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nın 20.2.2004 tarih ve 516 sayılı yazısıyla hastaya ait grafilerin, yapılan biyopsi ve geçirdiği tüm operasyonlara ait patoloji blok ve preparatların temin edilerek gönderilmesinin istendiği; 11.10.2005 tarihli ara kararıyla, Mahkemenin önceki ara kararları üzerine davalı idarece, hasta dosyasının hastaya verilmiş olması nedeniyle mevcut olmadığının bildirildiği; davacının da hasta dosyasını temin edemediği, ancak kayıtlardan yenilenen belgelerin eksikliği belirtilen ilgili evrak ve dokümanların temini için yapılan ara karar üzerine ibraz edilen belge ve preparatlarla birlikte dosyadaki iddia ve savunmalar dikkate alınarak bilirkişi incelemesi yaptırılmak üzere 2. kez Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gönderildiği; Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nın 22.3.2006 tarih ve 1221 sayılı yazısında özetle, uyuşmazlığın çözümü için gerekli olan belgelerin istenilmesine rağmen taraflarca temin edilemediği, mevcut tıbbi belgelere göre davacının geçirdiği operasyonların sedimantasyon ve X-raylerin normal olduğunun, ancak grafiler temin edilip gönderilmediği için yapılan bu operasyonların endikasyonları (gerekliliği) ve tanı açısından görüş bildirilemeyeceğinin ifade edildiği; öte yandan, dava dosyasında bulunan 4.6.2003 tarihli Hastane Müdürü tarafından düzenlenen belgeden, davacıya ait hasta dosyasının 13.12.2002 tarihinde hastane arşivinden ilgili bölümce istenildiği ve daha sonra iade edilmediği anlaşılmaktadır. Tam yargı davalarında yargı yeri, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran fiilleri, hem de bundan çıkması muhtemel hukuki sonuçları tespit etmelidir. Tam yargı davalarında yargı yerlerinin, araştırma, inceleme ve hüküm verme yetkisi, bu yönüyle iptal davasına göre çok daha geniştir. Bu durumda, davacıya 3 kez tıbbi müdahale uygulanmasına karşın, hastaya ait grafilerin gerekli şekilde muhafaza edilmemesi ve hastaya ait dosyanın kaybedilmesinin, sağlık hizmetinin işletilmesine ilişkin ağır hizmet kusuru teşkil ettiği; diğer taraftan, idarece tıbbi kayıt ve belgelerin ibraz edilememesinin, meydana gelen zarar nedeniyle idarenin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının yargısal denetimini de engellediği açık olduğundan maddi tazminatın reddedilmesinde hukuka aykırılık bulunmamakta ise de, oluşan bu durum sonucu meydana gelen manevi zararın idarece tazmini yolunda karar verilmesi gerekirken; davanın, manevi tazminat istemine ilişkin kısmının da reddine karar verilmesinde hukuki isabet bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı Yasanın 49. maddesi uyarınca, davacının temyiz isteminin kısmen reddi ile, Ankara 1. İdare Mahkemesinin 24.5.2006 tarih ve E:2002/245, K:2006/1237 sayılı kararının maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının onanmasina, temyiz isteminin kısmen kabulü ile, anılan kararın manevi tazminat isteminin yasal faiziyle birlikte tazmini isteminin reddine ilişkin kısmının bozulmasina, dosyanın bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere anılan mahkemeye gönderilmesine, 29.4.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Davalı idarece, davacıya 3 kez tıbbi müdahale edilmesine karşın hastaya ait grafilerin gerekli şekilde muhafaza edilmemesi ve hastaya ait dosyanın kaybedilmesinin, sağlık hizmetinin işletilmesine ilişkin ağır hizmet kusuru teşkil ettiği; diğer taraftan, idarece tıbbi kayıt ve belgelerin ibraz edilememesinin, meydana gelen zarar nedeniyle idarenin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının yargısal denetimini de engellediği ve bu konuda kuşkuya yer verildiği açık olduğundan, oluşan bu durum sonucu meydana gelen manevi zararın idarece tazmini yolunda karar verilmesi gerekirken, davanın; manevi tazminat istemine ilişkin kısmının da reddine karar verilmesinde hukuki isabet bulunmadığından, temyizen incelenen kararın bu kısmının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

 

Danıştay Savcısı: Hüseyin Yıldız Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.

 

Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen Mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği görüşüldü: Dava; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tedavi gören davacının, teşhis ve tedavide hatalı davranılması sonucu sol ayağının diz kapağının üzerinden kesilmesine sebep olunduğundan bahisle, maddi ve manevi tazminat ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin 18.1.2002 tarih ve 549 sayılı işlemin iptali ile 75.000 YTL maddi, 50.000 YTL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

Ankara 1. İdare Mahkemesince; idarenin hizmet kusuru sonucu oluştuğu ileri sürülen zararların tazmini istemiyle açılan tazminat davalarında, meydana gelen zarar ile idarenin kusuru arasında illiyet bağının olması gerektiğinin idare hukukunun bilinen ilkelerinden olduğu; meydana gelen zarar ile kusur arasında illiyet bağı kurulamadığı takdirde idarenin hizmet kusurundan sözedilemeyeceği; dosyada bulunan bilgi ve belgelerin Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'na iki kez gönderildiği; Kurum tarafından gönderilen 22.3.2006 tarih ve 1221 sayılı yazıda, uyuşmazlığın çözümü için gerekli olan belgelerin (özellikle grafilerin) taraflarca temin edilemediği; mevcut tıbbi belgelerden, davalı idareye ait hastanede yapılan operasyonların gerekliliği konusunda görüş bildirilemeyeceğinin belirtildiği; diğer taraftan, teşhis ve tedavide ihmal ve tıbbi eksiklik bulunduğu ileri sürülmekte ise de; dava dosyasına bu durumu kanıtlayacak bilgi ve belge sunulmadığından, meydana gelen zarardan dolayı idarenin tazmin yükümlülüğü bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ankara İdare Avukatı

Davacı tarafından, anılan mahkeme kararının yerinde olmadığı ileri sürülerek temyizen incelenip bozulması istenilmektedir.

Davacı tarafından ileri sürülen temyiz nedenleri, mahkeme kararının maddi tazminat isteminin reddine ilişkin bölümünün bozulmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından, kararın bu kısmında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

İdare Mahkemesi kararının, davacının manevi tazminat istemine ilişkin kısmına gelince;

Manevi zarar, kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama gücünü azaltan olaylar nedeniyle duyulan acıyı, ıstırabı veya kişilik haklarının zedelenmesi nedeniyle şeref ve haysiyetin rencide edilmesini ifade ettiği gibi; günlük yaşamı zorlaştıran belli ağırlıktaki her türlü üzüntü ve sıkıntıyı da kapsamaktadır. Ancak kişinin kendi tutum ve davranışları nedeniyle duyduğu üzüntü ve acı nedeniyle idarece tazmini gereken manevi zararın doğduğundan söz edilemeyeceği de açıktır.

Anayasanın 12. maddesinde; herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, 17.maddesinde; herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, tıbbi zorunluluklar ve yasada yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağı, 56. maddesinde; Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği hükme bağlanmıştır.

Yine Anayasanın 125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.

İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda, idare ile yönetilenler arasında yönetilenler zararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin uğradığı zararın idarece tazmin edilmesini sağlayan bir hukuksal kurumdur. Bu kurum, kamusal faaliyetler nedeniyle yönetilenlerin malvarlığında ortaya çıkan eksilmelerin ya da çoğalma olanağından yoksunluğun giderilebilmesi, karşılanabilmesi için aranılan koşulları, uygulanması gereken kural ve ilkeleri içine almaktadır.

İdarenin hukuki sorumluluğu, kişilere lütuf ve atıfet duygularıyla belli miktarda para ödenmesini öngören bir prensip olmayıp; demokratik toplum düzeninde biçimlenen idare-birey ilişkisinin doğurduğu hukuki bir sonuçtur. İdari yargı da, bu anlayış doğrultusunda, idare hukukunun ilke ve kurallarını uygulamak suretiyle, idarenin hukuki sorumluluk alanını ve sebeplerini içtihadıyla saptamak zorundadır.

 

Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem ve eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. İdari faaliyetten zarar gören kişi, faaliyetin ilişkili olduğu kamu hizmetinden yararlanan durumunda veya faaliyetin içinde, kamu hizmetinin görülmesine katılan bir kişi olabileceği gibi; idari faaliyetle, kamu hizmeti ile hiçbir yönden ilişkisi olmayan üçüncü bir kişi de olabilir. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.

 

Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İdarenin hizmet kusuru nedeniyle sorumluluğu, idarece yürütülen hizmetin kuruluşunda, düzenlenmesinde ve işleyişinde ortaya çıkan her türlü bozukluk, aksaklık ve eksikliktir. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karekteri olan bir kusurdur. Ankara İdare Avukatı.

 

Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan doğruya ve asli nedenini oluşturmaktadır. Dava dosyasının incelenmesinden; diz kapağı bölgesindeki ağrılar nedeniyle 18.1.2000 tarihinde davalı idareye ait hastaneye başvuran davacının, 7.2.2000 tarihinde yapılan menisküs ameliyatı sonrasında, 2.3.2000 tarihinde taburcu edildiği; ağrılarının geçmemesi üzerine 3.5.2000 tarihinde tekrar hastaneye başvurduğu; 23.5.2000 tarihinde kıkırdak transferi ameliyatı gerçekleştirildiği ve 5.7.2000 tarihinde ikinci kez taburcu edildiği; buna rağmen davacının sağlık durumunda olumlu yönde gelişme olmaması üzerine, 3. kez hastaneye başvurusu üzerine, 20.10.2000 tarihinde MR tahlili yapıldığı; diğer taraftan, 9.11.2000 tarihinde biyopsi alınması sonucunda davacıya kanser teşhisi konulup, 2.12.2000 tarihinde kemoterapi tedavisine başlanıldığı; 20.3.2001 tarihinde de sol ayağının diz kapağı üzerinden kesildiği; teşhis ve tedavide tıbbi eksiklik ve ihmal sonucu davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülerek bakılmakta olan davanın açıldığı; Mahkemenin 21.11.2003 tarihli ara kararı ile bilirkişi incelemesi yaptırılması için dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderildiği; Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nın 20.2.2004 tarih ve 516 sayılı yazısıyla hastaya ait grafilerin, yapılan biyopsi ve geçirdiği tüm operasyonlara ait patoloji blok ve preparatların temin edilerek gönderilmesinin istendiği; 11.10.2005 tarihli ara kararıyla,

Mahkemenin önceki ara kararları üzerine davalı idarece, hasta dosyasının hastaya verilmiş olması nedeniyle mevcut olmadığının bildirildiği; davacının da hasta dosyasını temin edemediği, ancak kayıtlardan yenilenen belgelerin eksikliği belirtilen ilgili evrak ve dokümanların temini için yapılan ara karar üzerine ibraz edilen belge ve preparatlarla birlikte dosyadaki iddia ve savunmalar dikkate alınarak bilirkişi incelemesi yaptırılmak üzere 2. kez Adli Tıp Kurumu Başkanlığına gönderildiği; Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nın 22.3.2006 tarih ve 1221 sayılı yazısında özetle, uyuşmazlığın çözümü için gerekli olan belgelerin istenilmesine rağmen taraflarca temin edilemediği, mevcut tıbbi belgelere göre davacının geçirdiği operasyonların sedimantasyon ve X-raylerin normal olduğunun, ancak grafiler temin edilip gönderilmediği için yapılan bu operasyonların endikasyonları (gerekliliği) ve tanı açısından görüş bildirilemeyeceğinin ifade edildiği; öte yandan, dava dosyasında bulunan 4.6.2003 tarihli Hastane Müdürü tarafından düzenlenen belgeden, davacıya ait hasta dosyasının 13.12.2002 tarihinde hastane arşivinden ilgili bölümce istenildiği ve daha sonra iade edilmediği anlaşılmaktadır.

Tam yargı davalarında yargı yeri, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran fiilleri, hem de bundan çıkması muhtemel hukuki sonuçları tespit etmelidir. Tam yargı davalarında yargı yerlerinin, araştırma, inceleme ve hüküm verme yetkisi, bu yönüyle iptal davasına göre çok daha geniştir.

Bu durumda, davacıya 3 kez tıbbi müdahale uygulanmasına karşın, hastaya ait grafilerin gerekli şekilde muhafaza edilmemesi ve hastaya ait dosyanın kaybedilmesinin, sağlık hizmetinin işletilmesine ilişkin ağır hizmet kusuru teşkil ettiği; diğer taraftan, idarece tıbbi kayıt ve belgelerin ibraz edilememesinin, meydana gelen zarar nedeniyle idarenin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının yargısal denetimini de engellediği açık olduğundan maddi tazminatın reddedilmesinde hukuka aykırılık bulunmamakta ise de, oluşan bu durum sonucu meydana gelen manevi zararın idarece tazmini yolunda karar verilmesi gerekirken; davanın, manevi tazminat istemine ilişkin kısmının da reddine karar verilmesinde hukuki isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı Yasanın 49. maddesi uyarınca, davacının temyiz isteminin kısmen reddi ile, Ankara 1. İdare Mahkemesinin 24.5.2006 tarih ve E:2002/245, K:2006/1237 sayılı kararının maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının onanmasina, temyiz isteminin kısmen kabulü ile, anılan kararın manevi tazminat isteminin yasal faiziyle birlikte tazmini isteminin reddine ilişkin kısmının bozulmasina, dosyanın bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere anılan mahkemeye gönderilmesine, 29.4.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ankara İdare Avukatının Önemi ve İdare Hukuku Alanındaki Rolü

Ankara İdare Avukatları, idare hukuku alanında uzmanlaşmış ve genellikle idarenin eylem ve işlemleri ile ilgili davalarda müvekkillerini temsil eden hukuk profesyonelleridir. Ankara, Türkiye'nin başkenti olması nedeniyle birçok idari kurumun merkezini barındırır ve bu kurumlarla ilgili hukuki süreçlerin önemli bir kısmı Ankara'da gerçekleşir.

Ankara İdare Avukatlarının önemi, idari davaların karmaşıklığı ve özel nitelikleri göz önüne alındığında ortaya çıkar. İdare hukuku, vatandaşlar ile devlet arasındaki ilişkiyi düzenler ve bu alanda ortaya çıkan sorunların çözümü için uzmanlık gerektirir. İdare Avukatları, müvekkillerine idari işlemler, idari davalar, idari sözleşmeler gibi konularda danışmanlık yapar ve gerekli hukuki süreçlerde onları temsil eder.

Ankara İdare Avukatlarının çalışma alanları, idari mahkemelerde dava açma, idari işlemlerin iptali veya yürütmesinin durdurulması için başvurma, idari davaların takibi gibi çeşitli hukuki süreçleri kapsar. Ayrıca, idare ile vatandaş arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde arabuluculuk, uzlaşma ve idari şikayet süreçlerinde müvekkillerine rehberlik etme gibi görevleri de bulunur.

Ankara'da faaliyet gösteren idari kurumlar, bakanlıklar, kamu kurumları ve yerel yönetimlerle ilgili hukuki süreçlerde, İdare Avukatlarının uzmanlığı ve bilgisi büyük bir önem taşır. Bu profesyoneller, idari mevzuatı iyi bilir, idare mevzuatıyla ilgili içtihatları takip eder ve müvekkillerinin haklarını en iyi şekilde korumak için çalışır.

Ankara İdare Avukatları, idare hukuku alanındaki derin bilgi ve tecrübeleriyle müvekkillerinin haklarını savunurken aynı zamanda idarenin hukuka uygunluğunu denetlerler. Böylece, Ankara'da idari süreçlerde adil bir hukukun sağlanmasına katkıda bulunurlar. Bu sebeple, Ankara'da faaliyet gösteren idari kurumlarla ilgili hukuki süreçlerde İdare Avukatlarının uzmanlığı ve deneyimi büyük bir önem arz etmektedir.

bottom of page